Bu söz­ler, ünü sı­nır­la­rı­mı­zın öte­si­ne ta­şan, beş kı­ta­dan in­san­la ka­vu­şan ün­lü bir ka­dın sa­nat­çı­mı­za, se­ra­mik us­ta­sı Ja­le Yıl­ma­ba­şar’a ait. Çok genç ya­şın­dan iti­ba­ren Ana­do­lu’nun top­ra­ğı­nı, ça­mu­ru­nu yo­ğu­ra­rak mey­da­na ge­tir­di­ği eser­le­riy­le, bu “ata sa­na­tı­nı” bü­tün dün­ya­ya bir de­fa daha ta­nı­tan, beş kı­ta­da aç­tı­ğı ser­gi­ler­le, bir çe­şit kül­tür el­çi­li­ği­mi­zi ya­pan Ja­le Yıl­ma­ba­şar, ilk “ça­mur ça­lış­ma­la­rı­na” 1957 yı­lın­da baş­la­mış. 

1939 yı­lın­da do­ğan sa­nat­çı, 17 ya­şın­da bir li­se öğ­ren­ci­siy­ken, ka­zan­dı­ğı AFS (ta­le­be bur­su) so­nu­cu git­ti­ği ABD’nin Al­bany şeh­rin­de baş­lat­tı­ğı bu ça­lış­ma­la­rı­na 1958’de gir­di­ği Tat­bi­ki Gü­zel Sa­nat­lar Yük­sek Oku­lu’nda de­vam et­miş. Prof. Hak­kı İz­zet’in öğ­ren­ci­si ola­rak, dört yı­lın so­nun­da dip­lo­ma­sı­nı alan Yıl­ma­ba­şar, Al­man­ya’da­ki staj ça­lış­ma­la­rın­dan son­ra ilk ser­gi­si­ni 1963 yı­lın­da aç­mış.
“Bü­tün ama­cım, ar­kam­da, ka­lı­cı ve si­lin­me­yen bir isim, za­ma­na mey­dan oku­ya­cak eser­ler bı­rak­mak... 
Ba­bam her za­man ar­kam­da ka­lı­cı eser­ler bı­rak­ma­mı söy­le­miş­ti ba­na...
Bel­ki de bu tür bir duy­gu­nun so­nu­cu top­ra­ğı ve onun sa­na­tı se­ra­mi­ği seç­tim... 
Çün­kü ka­lı­cı tek şey var; top­rak. 
Va­ro­lu­şu­n kay­na­ğı; üret­ken, ve­ren ve alan top­rak... Bel­ki de bu se­bep­le be­nim de en sa­dık ya­rim ol­du. 
Ona at­tı­ğım her im­za­da, za­man­la ya­rı­şı­yor­mu­şum gi­bi bir duy­gu kaplıyor içimi...”
Yüksek 
Makine 
Mühendisi 
babam 
Bahattin Yılmabaşar 
ve abim 
  Erdoğan.
Annem 
Faika
Yılmabaşar.
Ablam Suna ve abim Erdoğan.
Abim
Hürkuş Pilotu 
Erdoğan Yılmabaşar.
HANGİ JALE YILMABAŞAR?

Sa­yın Yıl­ma­ba­şar, söy­le­şi­mi­ze ön­ce han­gi Ja­le Yıl­ma­ba­şar’la baş­la­ya­lım, An­ne, sa­nat­çı, iş ka­dı­nı, ho­ca ve bü­tün bun­la­rın öte­sin­de, ha­yat­ta iki aya­ğı­nın üze­ri­ne bas­ma­yı tek ba­şı­na öğ­ren­miş “yal­nız” Ja­le Yıl­ma­ba­şar’dan mı? Ne der­si­niz?

“As­lın­da hep­si­ne bir­den baş­la­sak ne olur? Hep­si bir­bi­ri­ni öy­le­si­ne ay­rıl­maz bi­çim­de ta­mam­la­yan ger­çek­ler ki... Fa­kat di­ler­se­niz ben, yı­kıl­mış bir yu­va­nın ço­cu­ğu, ba­ba­an­ne elin­de, an­ne­sin­den uzak fa­kat, de­rin bir ba­ba şef­ka­ti ile bü­yü­yen Ja­le’den söz et­mek is­te­rim...
Da­ha ilk ser­gim­den iti­ba­ren her­kes be­nim “ho­roz” mo­tif­le­rim­le il­gi­len­miş­tir... İşin doğ­ru­su, ho­roz, be­nim ade­ta sa­na­tım açı­sın­dan “lo­go” gi­bi bir­şey.Oy­sa, bu mo­tif ta­ma­men bir te­sa­dü­fün so­nu­cu... Bir gün, ho­roz üze­rin­den ça­lı­şır­ken ya­ka­la­dı­ğım bir mo­tif.
Be­nim için en bü­yük des­tek ve ha­ya­tı­mın tek da­ya­na­ğı Babam olmuştur. O her za­man ba­na, “Kı­zım, ha­yat­ta ne ya­pa­cak­san en mü­kem­me­li­ni yap, ar­kan­da şe­ref­li ve unu­tul­ma­ya­cak bir isim bı­rak­mak için ça­lış” der­di. Ja­le’nin bugün­le­re gel­me­sin­de­ki en önem­li fak­tör bu söz­ler­dir. Ba­ba­mın bü­yük teş­vi­ki­ni gör­düm, bu­gün gel­di­ğim nok­ta­ya gün­de tam 18 sa­at çalışarak gel­dim. Her­kes zan­ne­der ­ki, Ja­le Yıl­ma­ba­şar bir sos­ye­te sa­nat­çı­sı, zen­gin ba­ba­nın kı­zı, ho­bi ola­rak bu iş­le uğ­ra­şı­yor. Ben, da­ha bir genç kız­ken, ba­le ho­ca­lı­ğın­dan ka­zan­dı­ğım bü­tün pa­ra­yı se­ra­mik ça­lış­ma­la­rı­ma ya­tı­rı­yor­dum.
Söz, sa­nat­çı Ja­le’den açıl­mış­ken, ben se­ra­mik sa­na­tı­nı, kö­kü muh­te­şem çi­ni sa­na­tı­na da­ya­nan “Mil­li” bir sa­nat ola­rak de­ğer­len­di­ri­yo­rum. Yıl­lar­dır tek ba­şı­ma mü­ca­de­le ve­re­rek Ana­do­lu­mu­zun ka­ra top­ra­ğı­na şe­kil ve­ri­yo­rum, onu mil­let­le­ra­ra­sı se­vi­ye­ye ta­şı­yo­rum. Bu­gü­ne ka­dar Almanya’dan Hutsc­hen­re­uther, hat­ta Ro­sent­hal fir­ma­sın­dan birçok or­tak ça­lış­ma tek­li­fi al­ma­ma rağ­men, top­ra­ğım­dan, va­ta­nım­dan, ko­pa­ma­dı­ğım­dan çok teklif gelmesine rağmen, başka memleketlere yerleşmedim. Sa­nat­çı ki­şi­li­ği­mi, kül­tür el­çi­li­ğim­le bir­leş­tir­me­ye ça­lı­şı­yo­rum. 1969 yı­lın­da Mü­nih’de Uluslararası Altın madalya kazanınca, yaş­lı bir iş­çi­mi­zin ge­lip, eli­mi öpe­rek, “sa­ğol ba­cım, sen sa­na­tın­la bu­ra­da Türk’ün ne ol­du­ğu­nu bü­tün bu Ala­man­la­ra gös­ter­din Türk bay­ra­ğı­nı dal­ga­lan­dır­dın ya, bu­na da şü­kür” söz­le­ri her ­tür­lü ödü­lün öte­sin­de bir an­lam ta­şı­mak­ta­dır...

“Al­tı yıl sü­ren ev­li­li­ği­min en gü­zel he­di­ye­si kı­zım Se­def ben­ce. Şim­di ar­tık 16 ya­şın­da bir genç kız ol­du. Onun­la her za­man bir ana-kız­dan çok, bir ar­ka­daş gi­bi ol­duk. Onun genç kız­lı­ğa ge­çi­şin­den iti­ba­ren bil­has­sa iliş­ki­miz çok olum­lu bir yol­da de­vam edi­yor. Se­def ve ben, cu­mar­te­si pa­zar gün­le­ri te­le­fo­nu­mu­zun fi­şi­ni çe­ke­rek evi­mi­ze ka­pa­nı­yo­ruz. Onun ba­na, be­nim ona o ka­dar an­la­ta­cak şey­le­ri­miz var ki... Be­ni en çok mut­lu eden, kı­zı­mın da sa­na­ta il­gi duy­ma­sı. Atöl­ye­mi ile­ri­de ta­ma­men ona bı­rak­ma­yı dü­şü­nü­yo­rum. İna­nın Se­def ben­den çok da­ha iyi ola­cak.

Hem bir genç kız an­ne­si, hem bir öğ­re­tim  gö­rev­li­si ola­rak, bil­has­sa ana-ba­ba­la­rın genç ev­lat­la­rıy­la iliş­ki kur­ma­da na­sıl bir yol iz­le­me­li­dir­ler siz­ce?

Genç­ler­le, an­cak on­la­ra ar­ka­daş­ça yak­laşıl­dığı tak­tir­de, on­ların sorun­larıy­la yap­macık­sız yakın­dan il­gilenil­diği an­lar­da, sağ­lık­lı iliş­ki kurulabileceğine inanıyorum. Bu yüz­den, yine çocuğum, ar­kadaşım gibi gör­düğüm öğ­ren­cilerim­le de ay­nı tür bir iliş­ki için­deyim. Sedef benim en iyi bel­ki de yegane ar­kadaşım. Kız­lık soyadım olan Yıl­mabaşar’ı, tanınan, bilinen bir soyad olarak ona bırak­tığım için sevinç­liyim. 
Daima, kızımın benim­le ve taşıdığım Yılmabaşar soyadı ile şeref duy­masını is­tedim, onun için çaba  gös­ter­dim...”


(1983'de yapılan bir gazete röportajından alıntıdır)
Ablam Suna Yılmabaşar Barthel.
Ninem 
Hacer Bircan.
Prof.Dr. Jale Yılmabaşar’ın Sanat Hayatı
Me­zun ol­duk­tan 4 yıl son­ra oku­lu­na asis­tan ola­rak ge­ri dö­nen Yıl­ma­ba­şar, aynı okulda doçent olarak öğretim görevini sürdürdü. 25 yıl­lık sa­nat ha­ya­tın­da dün­ya­nın dört bir ya­nın­da ser­gi­ler açan ve pek az Türk sa­nat­çı­sı­na na­sip ola­cak şe­kil­de, her gir­di­ği dış ve iç ya­rış­ma­da bi­rin­ci­lik ka­za­nan sa­nat­çı, öğ­re­nim yıl­la­rın­dan iti­ba­ren bir tut­ku ola­rak sür­dür­dü­ğü ba­le yerine seramik sanatına devam etmesini şöyle açıklıyor: 

“Ba­le bir sa­nat ola­rak, iç­ten bağ­lan­dı­ğım ve 18 se­ne ko­pa­ma­dı­ğım, bir ça­lış­may­dı... Kon­ser­va­tu­var­da çok öğ­ren­ci ye­tiş­tir­dim ve ko­re­og­ra­fi yap­tım. Bü­tün bun­lar çok iyi idi de, gün gel­di se­çim yap­mak zo­run­da kal­dım... Bir yan­da ya­pıl­dı­ğı an va­ro­lan, per­de­nin ka­pan­ma­sıy­la bir­lik­te sa­de­ce iz­le­yen­le­rin gön­lün­de ya­şa­ya­cak ba­le, öbür yan­da, top­rak ka­dar ka­lı­cı, top­rak ka­dar üret­ken se­ra­mik ve ben, ba­ba­sı­nın gö­zü gi­bi ko­ru­du­ğu plak­la­rı­nı sı­cak su­da eri­tip, on­la­ra şe­kil­ler ve­ren ben, se­ra­mi­ği seç­tim ha­liy­le...”